Fantastik Edebiyat Nedir? Fantastiğin Kuralları Nelerdir?

Fantastik edebiyat, özelliğini, alışılmamış ya da bilinen bir şeyin gerçeklik alanına apansızın girerek, evrensel düzeni, tutarlılığı bozmasından alan edebiyat türü. Düşle, yinelemelerle, sanrıyla ya da yalnızca,düşgücü ürünü bir gerçek­likle beslenen bu tür, edebiyatın var­lığı kadar eskidir ve korku verici “doğaüstü motifler”le iç içe geçer. Fantastik edebiyatın kökenini, Ortaçağ’daki olağanüstülük olayla­rını işleyen menkıbelerde, XVII. yy. masallarında, Aydınlanma çağında Svvedenborg, Saint-Martin gibi düşü­nürlerin etkisiyle ortaya çıkmış olan ilk “kara” kitaplarda aramak gerekir. Bu tür “kara” kitaplar arasında özel­likle Beckford’un Vathek (1786), Cazotte’un Le Diable amoureux (Âşık Şeytan, 1772) adlı yapıtları sayılabi­lir. Vathek ‘teki kahramanlar Eblis’in lanetlenmiş sınırlarını aştıktan sonra, dehşet verici ve doğaüstü görüntülerin saldırısına uğrayıp, ardından da cehennem azabına uğrarlar. Le Diable amoureux’deyse, büyü yapmaya meraklı kahraman, Belzebuth’ü çağırmaya çalışırken, bir yıldır, kılık değiştirmiş şeytanla yan yana yaşadığını anlar.

Parlak dönemini romantizm akımıyla aynı yıllarda yaşayan fantastik ede­biyat, İngiltere’de Maturin, Lewis, Mary Shelley’in kara romanlarıyla, Almanya’daki Hoffmann ve Arnim’in masallarıyla ortaya çıktıktan sonra çeşitli ülkelerin edebiyatlarına yayıl­mıştır: Fransa’da Balzac, Merimee ve Nodier; Rusya’da Gogol ve Tolstoy; A.B.D’nde Poe, İrving ve Havvthorne; Polonya’da jean Potocki.

Hayvan masalları, mucizelerle dolu kutsal konuları işleyen dinsel oyun­lar, kutsal kitaplara özgü doğaüstü olaylar, mitler, evrenin yaratılışıyla ilgili öyküler bir yana bırakılacak olursa, geniş fantastik edebiyat olayı, şu üç büyük türü kapsar: Peri masal­ları; hayalet öyküleri; kurgubilim öyküleri.

KAYGI VERİCİ ACAİPLİK

Freud, Da s Unheimliche adlı ilgi çekici denemesinde, kaygı verici acaiplik duygusu ile dehşet, korku ve sıkıntı veren şeyler arasında bir yakınlık kurmuş ve bunu, uzun süre­dir tanınan, hiç de yabancı olmayan şeylere bağlamıştır. Kafka’nın, ölü­münden sonra yayımlanan romanı Şato (Das Schloss) da, bu kuramı kusursuz biçimde desteklemektedir: Şato, bildik, ama canavarca bir yer­dir. İçindeki varlıklar saçma yasalara uymak zorundadırlar; şatonun yöne­ticileri ve kasabada oturanlar bu yasa düzenini olağan karşılamakta­dırlar. Yapıtın fantastik özelliği, değerlerin durmadan altüst olmasın­dan, insanın görünmeyen bir tanrıyla olan mistik (şeytani) savaşımının ti­tizlikle anlatılmasından doğar. Bu arada, bilinene, kaygı verici acaiplik duygusunu yaratan şey de eklenir. Bu, saklı, örtülü olan ya da daha iyi bir deyişle, zekâdan, bilinçaltmdan çıka­rak varlığını belli eden şeydir.

Demek ki, nesneler, varlıklar, doğal ve sıradan olaylar, değişik biçimlerde bir araya gelerek bizi yabancı bir evrenin içine atabilirler. Heine bu konuda, Hoffmann’ın hortlakları, güpegündüz ortada dolaştıkları ve en doğal halleriyle, tıpkı bizler gibi dav­randıkları ölçüde daha da korkunç olurlar, demiştir. Dolayısıyle, acaip­lik, tuhaflık duygusunun kökeninde bir kişinin tıpatıp benzerinin yaratıl­ması teması, aynadaki görüntüyle, gölgede kurulan bağıntılar, ruh ile ölüm korkusu arasındaki ilişkiler yatar. Bu alanda en çarpıcı örnek Hoffmann’ın Nachtstücke’sinde(Gece Tabloları) [Callot Tarzında Fantezi­ler, 1814-1815] yer alır. Kitapta, garip bir aşkı konu alan öyküde Nathanael, Olympia adlı, insana benzeyen bir bebeğe vurulur; olağanüstü bir sihir­baz, bebeğe konuşup hareket edebil­mek yetisini kazandırmıştır. Nathanael bebeği insan yerine koyar ve sonunda çıldırır. Gizemli, korku­tucu olan bu öykü, anlatımın berrak­lığı ve imgelerinin yalınlığıyla desteklenen belirsiz bir bunalım duy­gusunu su yüzüne çıkartmaktadır. Söz konusu nitelikler, sonradan Nerval’in ve Poe’nun yapıtlarında da yer almış, bu yazarların dehşet verici, ürkütücü kişiler yaratma girişimleri sonucu, fantastik edebiyatın kahra­manlan akıllara silinmeyecek bir biçimde yerleşmiştir: Maldoror; Faust; Macbeth; Drakula; Melmoth; Joseph K.; Achab (Melville’in Moby Dick’i); Nosferatu; Usher; Frankenştayn (Mary Wollstonecraft Shelley’ in).

GOTİK ROMAN

Gotik Roman ya da kara roman, Horace Walpole’un (1717-1797) The Castle of Otranto (Otranto Şatosu, 1764) adlı yapıtından kaynaklanmış­tır. Bu yapıtın dayandığı temel nokta, doğaüstü bir şiddetin anlatılmasıdır. Korkunç ve garip olaylara sahne olan şato, hayaletlerin cirit attığı bir yer haline gelir; bu hayaletlerin orta­sında, zorba bir cani olan Otranto’ nun soyundan gelen romanın baş kişisi Manfred, atasının suçunu bağışlatmaya çalışır. Roman İngiltere’de büyük bir etki uyandır­mış ve yeni bir türün habercisi sayıl­mıştır.

İngiltere’de sonradan, Ann Radcliffe The Mysteries of Udolpho (Udolpho’nun Esrarı, 1794), Matthevv Gregory Levvis de Ambrosio or the Monk (Ambrosio ya da Keşiş) adlı yapıtla­rıyla bu yeni türün kurallarını sapta­mışlardır (Ambrosio or the Monk’un en sürükleyici ve en tanınmış öyküsü, “kanlı rahibe’nin anlatıldığı öykü­dür: Kanlı rahibe, sevgilisini şato­sunda izlemek için ülkesinden ayrılan lanetlenmiş bir din kadını­dır).

“Kara” akımın romancıları arasında ayrıca, Dublin’deki Saint-Peter anglikan kilisesinin rahibi olan Charles Robert Maturin’i (1782-1824) say­mak gerekir. Melmoth the Wanderer (Serseri Melmoth, 1820) adlı yapı­tında işlediği,ruhu kötülük dolu Mel­moth, başkalarının yaşamlarından yararlanarak sonsuza kadar yaşar. Bütün bu romanlarda, istediklerini doğru yoldan, yaşadıkları dünyaya özgü bir biçimde elde edemeyen, zevke susamış kişilerin cehennemin temsilcileriyle anlaşarak şeytanın hizmetine girmeleri anlatılır. Adı geçen yapıtlar, başta Fransız yazar­ları, birçok ülkenin edebiyatçılarını etkilemişlerdir. Nitekim aynı dehşet verici duyguya, aynı şiddete, Guy de Mauçassant’ın Horla’sında, Villiers de L’İsle-Adam’ın Contes crueJs’inde (Acı Öyküler), Huysmans’ın Lâbas’ında (Orada), Eugene Sue’nün Les Mysteres de Paris’sinde (Paris’in Esrarı), Theophile Gautier’nin Le Roman de la momie’sinde (Mumya’ nın Romanı) da raslanır. 1820’de Nodier, tutkularda aşırılığı işlemeye yönelerek, öykülerini bazen düş fan­tastiğine (Trilby, 1822; La Fee aux miettes [Yoksul Peri), 1832), bazen de korku fantastiğine (Smarra, 1821) yöneltmiş, Victor Hugo da bu öykü­lerden esinlenerek Han d’İslande’ı (1823) yazmıştır.

Romantizmin öncülüğünde, Poe’nun benzersiz yapıtlarıyla güçlenen fan­tastik edebiyat, büyük bir atılım yaparak Barbey d’Aurevilly’yi Les Diaboliques’i (Şeytanlı Öyküler, 1874), Villiers de L’İsle-Adam’ı da Eve futureu (Gelecekteki Havva, 1886) yazmaya yöneltmiştir.

FANTASTİĞİN KURALLARI

Fantastik gereci düzenleyen temel kurallar sonsuz olanaklar getirmiş ve doğaüstü olanın araya girişiyle bu türün temaları da belirlenmiştir. Çeşitlemeler sonsuz olabilirse de, kategoriler kendiliklerinden sınırlan­mışlardır: Şeytanla anlaşma (Faust); insan kılığına bürünüp onlar ara­sında gezinen ölüm (Kırmızı Ölümün Hayaleti, Poe); insan kanı emerek sürekli genç kalan vampirler (Hoffmann, Sheridan Le Fanu); insan gibi davranabilen bir şeyin yavaş hareketleri (Amim’in İsabella von Agypten’i (Mısırlı İsabella]);zamanın durdurulması ya da yinelenmesi (Potocki’nin Manuscrit trouve â Saragosse’u [Zaragoza’da Bulunan Elyazması]);uzamiçinde ortadan yok olan oda, sokak, ev (Jean Ray’in La Ruelle tenebreüse’ü [Karanlık Sokak] );zamamn,uzamın ve bunların sayısız geçişimlerinin başka yaşamlarla yer değiştirerek altüst olmaları (bu son kategori içinde, en ilgi çekici çağdaş metinler yer alır).

GERÇEKÜSTÜCÜLÜK VE GELENEK

Psikiyatrinin Charcot’yla, elektromagnetizmanın Faraday’la elde ettiği ilerlemeler, ispritizmanın moda olması, E. Levi’nin gizlicilik alanında öne çıkması, Balzac (Falthurne, Seraphîta, vb.), Merimee (İlle Venüs’ ü [La Venüs d’İIle], Lokis), Maupas- sant, vb. yazarlar tarafından işlenen bir fantastik edebiyatın gelişmesine elverişli koşulları sağladı.

Öte yandan Gerard de Nerval (Aure- lia) ve Lautreamont (Les Chants de Maldoror [Maldoror Şarkıları]), yapıtlarında, okurları gerçekdışı bir ortama soktular: Gerçeküstücülüğün ortamı. Gerçekten, Breton, Desnos, Roussel ve Peret’nin gerçeküstücü metinleri, okurları bu tür hava içine sokuyordu. Öte yandan, bilimin yaygınlaşması da fantastiğin geliş­mesine (R.L. Stevenson’un Doktor jekyll ve Mister Hyde’ı [Doctor jekyll and Mister Hyde]) ve bilimsel görü­nümlü denemelerin (Erckmann- Chatrian, G.H. Wells) gerçekleştiril­mesine yol açtı.

Bilim ve yeni teknikler, günümüzde, bilimsel önceleme romanıyla fantas­tiğe elverişli bir ortam hazırlamışlar­dır (Ray Bradbury). Fantastik edebi­yatın çağımızdaki başlıca temsilcileri Lovecraft, Borges ve Cortazar’dır. Bu yazarların, Uzakdoğu’da japon Akinari (Ugetsumonogatari [Ay ve Yağ­mur Masalları]),Vietnamlı Nguyen Du ve Çinli Bu Song Ling tarafından gerçekleştirilen çok eski gelenekle yeniden bağlantı kurdukları söyle­nebilir.

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir