Felsefe ve Bilimler Arasındaki İlişki

Felsefe ve Bilimler arasındaki ilişki, Leibniz’e kadar, “felsefe” sözcüğü, genel bir metafizik bakış açısından ayrılmadığı kabul edilen bilimlerin ve çıkar gütmez kuramsal araştırmaların tümünü be­lirtiyordu. Aristoteles’in öğretisinden ilk olarak kurtulmaya çalışan ve sağın bilimlerin koşullarını ortaya koyan Descartes bile, felsefeyi insanın “yaşamını gerektiği gibi sürdürmesi için olduğu kadar, sağlığını koruması ve bütün sanatların buluşları için de yararlı olan ve insanoğlunun edinebi­leceği bütün şeylerin kusursuz bilgisi” diye tanımlamıştı [Principia philosophiae’nin [Felsefenin İlkeleri] önsözü).

Ama sağın bilimlerin ilerlemeleri, fel­sefenin bu evrensel ayrıcalığına çok geçmeden zarar vermiştir ve bundan ötürü, matematikçi, fizikçi, tanrıbi- limci, diplomat, aynı zamanda felse­feci olan Leibniz’in, söz konusu evrensel felsefenin son temsilcisi olduğu söylenebilir.

Buna karşılık Kant, felsefecilerin yer­lerinde saymaları ve ortak bir görüşe ulaşamamaları ile bilimsel buluşların [özellikle Nevvton’unkiler) kesinliği ve verimliliği arasındaki karşıtlığa dikkat etmişti. Sağın bilimlerin bu özelliklerini açıklamak isteyen Kant, felsefeye de bilimsel bir sağlamlık kazandırmak istedi ve onu, “eleştiri” sayesinde “bir bilimin sağlam yoluna” sokulmasından sonra, ilkelerle ve kullanımlarının sınırlarıyla uğraşan temel bilgi dalı olarak tanımladı. Böy­lece Kant, felsefenin, deneyimin ve eleştiri tarafından bilgiye çizilmiş sınırların dışında, rasgele soyut düşüncelere dalarak “serüven peşinde koşmasını” yasaklamak isti­yordu. Ama bu, metafiziğin güçlü bir biçimde yenilenmesine kaynaklık etmesini engellemedi. Metafizik artık, kavranabilir hale getirmek için insan zihninin gerçeği kurmasını sağ­layan önsel (a priori) biçimlerin ve ilkelerin bilimiydi. Ama Hegel, bunun tersine, bütün bilgilerin özeti olarak sonunda mutlak Bilgide tamamlanan bir bireşime ulaşan ve Tarih boyunca (Hegel’e göre Tarih, bu Tarihi “işleyen” Tinin evrim geçir- mesiydi) ortaya çıkan karşıtlıkların diyalektik uzlaşmaları üstüne kapsa­yıcı ve bütünleyici bir düşünme ola­rak, felsefe anlayışına geri döndü. Kierkegaard’m deyişiyle “uçsuz bucaksız bir düşünceler sarayı” olan Hegel’in felsefesi, büyük bir felsefe çağının sonunu ya da en yüksek nok­tasını belirtir. Bu, Hegel’in, doruk noktasını ve hiç kuşkusuz en anlamlı örneğini verdiği Batı metafiziğinin tarihidir. Hegel’in felsefesi aynı zamanda, felsefe tarihinde ve anlayı­şında bir kopuşu gösterir. Çünkü, ondan ve onun simgelediği şeyden en çok kurtulmak isteyenlerde bile etki­sini duyurur.

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir