Hurifilik Mezhebi Nedir? İnançları Nelerdir?

Hurifilik Mezhebi Nedir? İnançları Nelerdir? Hurufilik, Şahabüddin Fazlullah tarafından kuruldu. Kökleri eski Hind iran, Mısır’a kadar uzanan batıni bir mezheptir. Fazlullah’ı Mehdi, hatta Allah tanıyan bu mezhep, bazı inançlarını Alevi Bektaşi düşüncesine, bir kısmını da diğer tarikatlara devrederek tarih sahnesinden çekilmiştir. Bektaşi Alevi hayat tarzı ile bazı tesirlerini hala Anadolu’da sürdüren, İslam tarihindeki pekçok halk ayaklanmasında rolü olan Hurufiliği, bu konunun en tanınmış uzmanı olan Abdülbaki Gölpmarlı şöyle anlatıyor:

“Biz, Hurufiliğe bir mezhep diyemiyoruz; bu da, Nusayrilik, Dürzilik, Yezidilik gibi esas inançlarında İslami hükümlerden tamamiyle ayrılmış, uydurma bir dindir.

…Hurufilerce varlığın zuhuru sesledir. Ses, gayb aleminden, ayn alemine, yani kuvvet aleminden madde alemine gelen ve maddî varlığa bürünen her şeyde vardır. Ancak canlılarda, bilfiil, yani canlı istediği zaman ve bir sebeple zahir olur; cansızlardaysa bilkuvve mevcuttur; cansız iki şeyi birbirine vurunca ses duyulur. Sesin kemali sözdür; bu da ancak insandadır. Sözler, harflerden meydana gelir; şu halde sesini ve sözün aslı harftir. Hz. Muhammed, yirmi sekiz harfle konuşmuştur; yani Arapçada yirmi sekiz harf vardır ve Kur’an, yirmi sekiz harften meydana gelmiştir. Farsçadaysa otuz iki harf vardır; Fazl’ın mukaddes kitabı “Cavidan”; otuz iki harften meydana gelmiştir. Farsçada olup arapçada bulunmayan dört harf “P. Ç. j. g” dir.Kur’an’da bu dört harfin yerine “Lamelif” gelmiştir; çünkü “Lâmelif”, bast edilirse, yâni söylendiği gibi yazılırsa, tekrarlanmayan dört harf meydana gelir: “lâm, elif, mim, fe.” Bu dört harf, farsçadaki dört harfe karşılıktır. İnsanın yüzünde yedi siyah hak (kıllar) vardır: İki kaş, dört kirpik, bir saç. İnsan, anadan bu yedi hatla doğduğu için bunlara “Hutût-ı Ümmiyye – Ana hatları” denir. Bunlar “hâl” ve “mahal”, yâni kendileri ve yerleri bakımından on dört olur. Erkekte, erginlik çağında beliren yedi hat daha vardır: Sağ ve sol yanlarda iki bıyık, iki sakal, iki burun hatları, bir enfaka, yânı çene altındaki hat. Bunlara da “Hutût-ı Ebiyye Baba hatları” adı verilir. Bunlar da hâl ve mahal itibariyle on dört olur ki tutarı yirmi sekiz eder; Kur’an’daki yirmi sekiz harfe karşılıktır. Saç ve çene altındaki hat ortadan ayrılırsa sekiz olur. “Fâtiha” da yedi harf yoktur; Havvâ’nın, yâni kadının yüzünde de yedi hat yoktur. Bu yüzden de “Fâtiha” ya, “Ümm’ül-Kitâb”, yâni Kur’an’ın aslı denmiştir. Kur’an’ın sırrı, yirmi dokuz sûrenin başındaki “Hurûfu mukattaât” tadır; yâni bir söze girmemiş, tek olarak gelmiş harflerdedir. Bunlar, tekrar edilmemek, sayılanlar, bir daha sayılmamak üzere on dört harftir; “Elif, Lâm, rıkâf, hi, yi, ayn, sâd, tı, sin, hı, mim, kaf, nun” dur. Bu harfler, arap alfabesine göre, okundukları gibi yazılırlarsa on yediye çıkar; çünkü “elif” te “f”, “sâd” da “d”, “nun” da “v” harfleri vardır, bu on yedi harfe “Muhkemât”, yâni hükmü kesin ve belli denir. Yolcu olmayan kişinin günde, farz olarak kıldığı on yedi rekat namaz, bunların sayısıncadır. Yolcu olansa on bir rekat kılar. Bu on yedi harften gayrı “b, t, se, c, noktalı h, peltek zel, s, dad, zı, gayn” harfleri on birdir; bunlara “Müteşâbihat, yâni çeşitli anlamlara gelen harfler denir; onbir rekat da bunlara karşılıktır. İkisinin tutarı yirmi sekiz eder. Yolcu olmayan, her gün on yedi, cuma günü on beş rekat namaz kılar, tutarı otuz iki olur.

Hurufilik, böylece namazı, orucu, haccı, zekatı, bütün dini hükümleri yirmi sekiz ve otuz iki harfe tatbik ederek bu harflerin insanda olduğunu söyler. Ayrıca kıyâmeti, kıyâmetten önce Mehdî’nin zuhurunu, Isâ’nın inişini, güneşin batıdan doğmasını, sırat’ı, mizan’ı, cennet ve cehennemi tevil edip bu harflere uydurur.

Hurufilerce kâinatın devri, üç esas üzerinedir: Nübüvvet, İmamet, Ulûhiyet. Nübüvvet, Âdem Peygamber’le başlamış kemâlini Hz. Muhammed’de bulmuştur. Ondan sonra Hz. Alî ile Imâmet devri başlamış, On birinci imam Hasan’ül-Askerî ile bu devre bitmiştir. Mehdî olan Fazl’m zuhuruyla Ulûhiyet devri başlamıştır. Bütün Peygamberler, Fazl’ın şehîdi, yâni tanığı ve müjdecisidir. FazI, son zuhurdur; ondan sonra gelen her kâmil, ancak onun buyruğuna uyar; onun yolunu tutar; bir başka zuhur yoktur ve olmayacaktır.

… Fazlullah’m en ileri gelen halifesi Aliyy’ül-Âlâ’nın kız kardeşinin oğlu olan ve Fazl’ın hayatı hakkında, “IstivâNâme” adlı eserinde pek önemli bilgiler veren Gıyâseddîn, içlerinde Nesîmî de olduğu halde Fazlın birçok halifesinin, âhirete inandıklarını söyler; fakat Anadolu Hurûfilerinin bir kısmıyla Bağdad Hurûfîlerinin, ölümden sonra cesedin çürüyüp âleme karışacağı, ölümden sonra ayrı bir yaşayış olmadığı, insandan, gerçeğe varınca şeriat tekliflerinin kalkacağı inancında bulunduklarını söyler. Bazı Hurûfîlerin, namazı da Fazl kıldı, orucu da Fazl tuttu, artık bize teklif yok dediklerini, bazılarının, dünya bize cennet kesilmiştir, cennetteyse teklif yoktur kanaatini güttüklerini, içlerinde tenâsuha inananların da bulunduğunu bildirir.

Bu sözlerden şu sonucu çıkar­mak zorunda kalıyoruz:

Ruhu ve âhireti inkâr eden Hurûfîler, her halde tahammülsüz olanlar, toplumun varlığını, ancak disiplinin koruyacağını, bu disiplinin de törelerle, törenlerle, inançlarla sağlanacağını düşünmeyenlerdir. Teklifi, rûhu, âhireti inkâr edenleri reddedenlerse, umumî inzibatı sağlamaya çalışanlardır ve onlara âhireti kabul etmek, bir takıyyeden (gizleyişten) başka bir şey değildir. Meselâ, Gıyâseddin, Nesîmî’nin benlik dâvâsını güden şiirleri hakkında, Aliyy’ül-Âlâ’nm fikrini sormuş, o da kendisinin,Kur’an’da anıldığını, bunu yeter bulduğunu söylemiş. Gıyâseddin, bunu kaydettikten sonra Kur’an’da Tanrı’nın adlarından “Alî yüce” adının geçtiği ne kadar âyet varsa hepsini sıralıyor, hepsini Aliyy’ül-Âlâ’ya mal ediyor. Fazl da, Kur’an’da geçen “Fazl”ların hepsini kendisine mal etmekte, sonra da “vasıyyetnâme” sinde Allah’tan bah- zetmekte. Mîr Şerif adlı halîfesi, “Beyân’ül-Vâkı”’ da, Yunan filozof­larından Hukemâya, müteşerriadan mutasavvıfaya kadar herkesin âhiret hakkındaki fikirlerini hulâsa eylemek­te, sonra da öldürülen, ölüsü, ayağına ip bağlanıp yerlerde sürüklenen Fazl’a, Allah demekten çekinmemektedir.

Sanıyoruz ki, âhiretin varlığını söyleyenler, ya bu yola yeni girenler, anlayışı kıt olanlar, yahut da yeni gir­miş olanları ürkütmek istemeyenler, yollarını, kınamaktan korumak isle­yenlerdir; teklifin kalkmayacağını söy­lemek de bir gizleyişten ibarettir ve HurûfTlik, bütün mânasiyle Bâtınî bir dindir.

Hurûfîler, Fazl’ı, Tanrı zuhûru ka­bul ettiklerinden, ibâdetleri, bu inan­ca göre değiştirmişlerdir. Meselâ şehâ- det kelimesinde “Eşhedü en lâ ilâhe illâ Fazlullah” dedikleri gibi ezandaki, kametteki şehâdete de Fazl’ın adını katmışlardır. Abdest alınırken ve na­mazlarda, otuz iki harfi tamamlamak için “Arş-Nâme” den beyitler okur­lar, rükû ve sücûd teşbihlerine, ‘‘Süb- hâne rabbiyel-Fazl-i! azîmi ve bi ham- dihi, Sübhâne rabbiyel-Fazl-il a’lâ ve bi hamdihî” tarzında FazPm adını ka­tarlar. Tahıyyât’ta ve selâmda da Fazl’m adı ve halifeleri anılır. Hacla­rı, azl’ın öldürüldüğü Alıncak’ta edâ edilir. “Maktel-gâh” dedikleri, Fazl’- ın öldürüldüğü yerde ihrâma bürünüp orayı yedi kere tavaf ederler; Mârân- Şâh (yılanlar Şâhı) dedikleri Miran- şâh’ın yaptırdığı Senceriyye Kalesi’ne üç kere yedişer taş atarak Şeytan’ı taş­lamış olurlar. Bunları, bütün hususi­yetleriyle, Fazl’ın öldürülmesinden aşağı yukarı yirmi küsur yıl sonra ya­zılmış olan “İstivâ-Nâme”den öğren­mekteyiz. Bundan sonraki kitapların kaynağı bu kitaptır. Fakat Hurûfîler, bu ibâdet tarzlarını pek az bir müddet yürütebilmişlerdir; çünkü muahhar kaynaklarda bunlara ait hiç bir kay­da rastlayamıyoruz. Esâsen hem Hu rûfîliğin yayıldığı yerler, hem Hurû­fîler hakkındaki sıkı tâkibât, buna im­kân bırakmamıştır. İslâmî ibâdetler­deki bu değişikler de, şüphe yok ki kas-

dîdir ve Bâtınîiiğin İslâm dininde mey­dana getirmek istediği yeni bir ayrılı­ğın ifâdesidir; nitekim Bahâîierde de aynı şeyi görmekteyiz.

… Fazlullah öldürüldükler <onra Hurûfîlik, pek sıkı sir tâkibe .yadı. 830 yılı Rabîulâhırının yirrr , ı’ ncü cuma günü (1427), Temür’ütı »£Îu ve Mîrânşâh’ın kardeşi Şâhruh’a cim. 850H. 1447), Herat’ta, Hurûnkrden Ahmet Lor’un suikasdinden sonra, buna teşebbüs eden Ahmet Lor öldü­rüldü. Üstünde bulunan bir anahtar, evinin bulunmaslnı sağladı Takke dikmekle geçinen bir Hurûfî Jduğu anlaşıldı. Konuşup görüştü;: ■ kişiler yakalanıp öldürüldü; cesetleri yakıldı. Bu arada Fazlullalı’m torunu F’nıîr Nûruilah, “İstivâ-Nâme” sâhibi Emîr Gıyâsüddin ve diğer Hurûfîler sorgu­ya çekildiler, uzun bir muhakeme ve hapis sonunda serbest bırakıldılar. Bu arada Ahraed Lor’un, meşhur sûfî Kâsım’ül-Envâr’m tekkesine d;’ gidip geldiği anlaşıldığından, onun da He- rat’tan gitmesi emredildi; Seraer- kand’e gitti.

Sonradan Fazl’m kın ve Yûsuf adlı bir Hurûfî, Karakoyunhı Cihanşah za­manında (ölm. 872 îl. 1467), Tebriz’­de, Hurûtîlerle bir ayaklanma tertip­lemiş, hareket bastırılmış, Fazl’ın kı­zı, beş yüze yakın Hurûfî ile tutulup öldürülmüş, cesetleri yakılmıştı.

İran’da tenkide uğrayan Hurûfî­ler, Anadolu ve Rumeli’yi kerkileri­ne bir sığmak görmüşler, oral* göç­müşlerdi. Hoca İshak (öhn. ) H. 1892 -1893), bir kaynak gösterı .- ^cn, Fazl’m öldürülmesinden sonra:, fesi Aliyy’ül-Âiâ’nın Anadolu’ya ;oçüp Hacı Bektaş tekkesinde otj <I>. v,, </I>Bektâşîlere Hurûfîligi telkin -ıgini yazar. Fakat bu bilgiyi daha ile- gö­türen bir kaynağa rastlanamadıktır. Aliyy’ül-ÂIâ, 822’de (1419) yâni Fazl’ın öldürülmesinden yirm t yıl

sonra ölmüş, Fazl’m yanına gömül­müştür Bu kadar bir müddet içinde Anadolu’ya geçmesi, Hacı Bektâş tek­kesinde bir müddet oturması, tekrar dönüp Alıncak’a gelmesi, olmayacak bir işe benziyor Aliyy’ül-Âlâ’ya Ne- sîmî’nin iddialarını soran, cevapları­nı kaydeden, FazI’ın hayatını adım adım izleyen, onunla ilişkisi olan bir­çok kişilerin adlarını, sanlarını, onlar­la görüştüğü yerleri kaydeden, 826’da Fazl’ın soyundan olup tâundan ölen­leri bildiren, 846 yılı Ramazanından bahseden “Îstivâ-Nâme” sâhibinin, Aliyy’ül Âlâ’nın ölüm yılını da bildir­diğine göre, onun böyle bir gezisi ol­saydı, bildirmemesine imkân yoktu. Aliyy’ül-Âlâ’nın eserlerinde de böyle bir gezi intibaına âit bir şey yok. Fa­kat buna karşılık Mîr Şerif, “Hac- Nâme” sinde, Anadolu’ya geldiğini, Fazl’ın kitaplarıyla Hurufîliğe âit ki­tapları Anadokıya gönderdiğini, getir­diğini, kardeşiyle Karadeniz kıyıları­na kadar gittiğini bildiriyor. Fazl’m halifelerinden Nesîmî lmâdüddin’in Ankara’ya geldiği, Hacı Bayram’la görüşmek istediği. 1065’te (1655) ve­fat eden Oğlanlarşeyhi İbrahim’in söz­leri arasında geçer, 81 l’den (1408) ön­ce Halep’te derisi yüzülerek öldürülen bu şâirin, Anadolu’da birçok yerleri gezdiği, halifeler yetiştirdiği muhak­kaktır. Nitekim halifelerinden biri de Pireveze’de medfun olan Refîî’dir, Hiç şüphe yok ki Refn de gezip dolaş­tığı yerlerde halifeler yetiştirmiştir.

Biz, Hurufîliğin Anadolu’da yayılma­sında, Rumeli’ye geçmesinde, Aliyy’- ül-Âlâ’mn değii, Mîr Şerif’in ve Ne-, sîmTnin tesirini görüyoruz; Hurûfîlik, Bektâşîlere ve Bektaşîliğe de bu suretle ve bunlar vâsıtasıyla tesir etmiştir; ni­tekim hâlâ Nesîmî, Bektâşîlerce ken­dilerinden sayılmakta, Alevîlerce de yedi büyük ve İlâhî şairin biri tanın­maktadır.

Osmanoğulları ülkesinde Hurûfî­lik, XV. yüzyılda saraya kadar nüfuz edecek bir kudret kazanmıştı. Fahreddîn-i Acemî(865 H. 1460), Fâ­tih’in Hurûfîliğe temâyülünü Vezir Mahmud Paşa’dan (789 H. 1474) duy­muş, şeriat adına nüfuzunu kullana­rak Hurûfîleri, Edirne’de Üçşerefeli câmiinin müderrisi bulunduğu sırada diri diri yaktırmış». Hâmidî, bu ola­yı, Mahmud Paşa’ya yazdığı bir kasi­dede anar. Nişancı Târihi, Kanuni devrinde de Hurûfîlerin, Osmanoğu- ları ülkesinden sürüldüklerini bildir­mektedir.

Bütün bu tenkil hareketlerine rağ­men X – XI. yüzyıllarda(XVI – XVII) Hurûfîlik, Bektâşiliğin aslî inançların­dan biri olmuş, yayılmaya ve bir yan­dan Bektâşilerden, bir yandan müsta­kil olarak kendisine mümessiller yetiş­tirmeye devam etmiştir. Bektâşîlerce ikinci pîr tanınan ve Bektâşî erkânının vâzıı sayılan Balı Sultan (Balım Sultan. 922 H. 1516), bir nefesinde “lstivâ, Seb’al-Mesânî, Muhkemât” gibi Hu­rûfîlik inançlarından bahsetmektedir. Evvelce de arzettiğimiz gibi Otman Ba­ba, onun kolundan olanlarca kutb ta­nınan Akyazılı, aynı koldan Yemînî, Muhyiddin Abdal, Hurûfî inançları­nı yaymaktadırlar. Mevlevî Yûsuf Sî- neçâk’in kardeşi ve Dîvan şiirinin kud­retli bir şâiri olan Yenicevardar’lı Hay­reti (941 H. 1534), Muhitî (doğumu. 960 H. 1553), onun halifesi Arşî (970 – 1030 H. 1562 – 1621),.“Miftâh’ul- Gayb” adlı türkçe manzum bir risâ- lesiyle dîvânı olan, ayrıca mensur bir risalesi de bulunan Bektâşîlerce Gül Baba diye anılan Misâlî, Türk edebi­yatının en kuvvetli şâirlerinden biri olan Rûhî-i Bağdâdî Rûhî’nin Bağ- dad’da bulunduğu sırada orada def­terdarlık hizmetinde bulunan ve Rû- hî tarafından övülen şâir ve müverrih Âlîde(1008 H. 1599) Hurûfidir. Mîr-

alemlik rütbesine kadar yükselen Ce­lâl Bay gibi (982 H. 1574 – 1575) ger­çekten de bilgili bir zat bile Hurûfîli- ğe inanmıştı.

Bektâşîlerin X. yüzyılda (XVI) ya­şayanlarında Hurûfîlik ilk plandadır ve esas inançtır; onların Abdâl, Kalen­deri, yahut Bektâşî oluşları çok geri­de kalmaktadır ve âdeta Hurûfîliği ör­ten bir perdedir. Son Bektâşîlerde, me­selâ Melâmî-Hamzavî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhi’ye de (1341 H. 1923) intisâb etmiş olan Mihrâbî İb­rahim Baba’da (1338 H. 1919) âdeta bir göreneğe uyuş, bir, bu da var gibi görünüş tarzındadır. Hattâ Neyzen Tevfik bile (1373 H. 1953), “Fazl-ı Yezdan”dan, “Câvidân”ından, “Sî vü dü – otuz iki” den bahsetmiştir.

Mevlevîlikte de Hurûfîliğin tesir­leri vardır. Ağa-zâde Mehmed Dede (959 H. 1652 – 1653), Siyâhî Dede (1122 H. 1710), Esrar Dede (1211 H. 1796 – 1797), hattâ Hüseyin Fahred- din Dede (1326 H. 1911) gibi Mevlevi büyüklerinin şiirlerindeki Hurûfîlik temlerinin bu tesiri gösterdiği meydan­dadır. Ancak Mevlevî ve Melâmîler (Hamzavîler), Hurûfîlikten, bu da bu­lunsun, bunu da biliyoruz gibi bahset­mişler, Fazl, onlarda hiç bir vakit bi­rinci değil, hattâ geri plâna bile alın­mamıştır.

Hurûfî metinlerinin yazıldığı yer­lere nazaran Hurûfî faaliyetinin mer­kezleri, Rumeli’de Arnavutluk ve bil­hassa Ergirikasrı, yahut Ergirikesri Mısır’da İskenderiye, Anadolu’da Ak- çahisar ve Osmanlı devletinin merke­zi olan İstanbul’dur. Tire’nin de X. asırda (XVI) Hurûfîlik faaliyetine sah­ne olduğu anlaşılır. Devlet Arşivindeki kayıtlar, X – XII. yüzyıllarda (XVI – XVIII) Filibe, Tatarpazarcığı, Ahyo- lı’da, Anadolu’da Eskişehir ve Sivas bölgelerinde Hurûfîlerin bulunduğu­nu göstermektedir.”

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir