İngiltere’de sanat

İngiltere’de sanat yaşamı Avrupa kıtasındakinden çok daha hareketsiz­dir. Buradaki etkinlikler, Avrupa’da sürekli olarak üslup değişmelerine yol açan çok sayıda yenilikçi akımdan uzak kalarak kendi içinde bir gelişme göstermiştir. İngiliz mimarisinde yalnızca iki üslup göze çarpar: Ortaçağ gotiğinden (Tu­dor ve Elizabeth dönemlerinde çok az değişmiştir) yeni-klasikçiliğe ancak XVII. yy’da geçilmiş, yeni-klasikçi üs­lupsa varlığını XX. yy’a kadar sürdür­müştür. Önce Rönesans’a özgü hümanist dü­şüncenin, ardından da Reform’un kül­tür yapılarını derinlemesine değiştir­mesinden soma, dekoratif sanatlar ve mimarlık alanında bir yenilik olmuş­tur. Bu devrim, mimarlık alanında İnigo jones tarafından gerçekleştirildi. İnigo jones, XVII. yy’ın başlarında Palladio’ya özgü klasisizmin formülle­rini (duvar ayakları, yivli sütunlar, alınlıklar, büyük revaklar, cepheleri süsleyen değişik üslupların kullanımı) ülkeye getirip yapılara uygulayan sa­natçıdır. James I’in hükümdarlığı sırasında Jacobean üslubun (James dönemiyle il­gili üslup) doğduğu ve değişik adlar al­tında hiç değişmeden varlığını sürdür­düğü gözlenir. Londra kenti 1666 yangınından sonra baştan başa Sir Chris­topher Wren tarafmdan Palladio for­müllerine göre yeniden kuruldu. Ger­çekleştirdiği başlıca yapıtlar arasın­da St. Paul Katedrali, Kensington Sa­rayı, Hampton Court’un onarımı var­dır. Aynı dönemde sivil mimari üslu­bunun da klasik doğrultuda olduğu gö­rülür, ama bu alanda Hollanda sana­tının etkisi göze çarpar. XVIII. yy’a kadar, İngiliz evleri kırmızı tuğladan yapılır, çatılar kiremitle örtülür, pen­cereler de yalnızca silmelerle süsle­nirdi.

XVIII. yy’a William Kent’in yeni-palladioculuğu egemen oldu, başka bir yenilik göze çarpmadı. Yalnızca bahçe süslemelerinde görülen İngiliz Çin üslubu ve Chippendale üslubundaki fanteziler, döneme damgasını vurdu. XVIII. yy’ın ikinci yarısında, yeni-klasikçilik, Adam üslubu olarak adlandırılan yeni Yunan üslubunda gelişerek doruk noktasına ulaştı. En etkinleri Robert olan Adam kardeşler, aslında daha önce var olan yeni-klasikçiliği çok daha ince bir biçimde sunmaktan başka bir şey yapmamışlardı. Yapıtlarında, üslup açısından bütün sanatlarda bir türdeşlik sağlamaya ve bunu kabul ettirmeye özen gösterdiler, bu amaçla iç dekorasyon modelleri, mobilya örnekleri ve uygulamalı sanatlar için değişik modeller oluşturdular. Yeni-Yunan üslubuyla mimarlık hafifledi, Adam kardeşlerin buluşları, Avrupa’ya da yansıdı. Devrim arifesi ve Direktuvar dönemi Fransa’sında özellikle bahçe düzenlemeleri konusunda etkili oldu.

XIX.yy’a özgü eklemeci tutum, çökmekte olan yeni-klasikçiliğe hiçbir yenilik getirmedi.

Portre, Peyzaj, Suluboya

Daha kuruluş yıllarından beri İngiliz resim okulu portre sanatına ayrıcalıklı bir yer verdi. Buna karşılık bazı türlere hiç el atılmadı. Sözgelimi, İngiliz ressamları mitoloji, tarih, din gibi konulardan esinlenmediler. Daha çok peyzaj yapımında ustalaştılar, ama bu esin kaynağına da ancak XVIII. yy. sonunda yöneldiler. XVI. yy’da İngiliz aristokrasisi portre yaptırmaya başladığı zaman yabancı sanatçılara başvurdu: Sözgelimi Alman Küçük Holbein, Hollandalı Anthonys Mor. Böylelikle birkaç sanatçı yetişti ama bunlar da Holbein’ın sanatına öykünmekle yetindiler. İngiliz resim okulunun gerçek kurucusuysa XVII. yy’da Flaman ressam Van Dyck; onun İngiltere’deki başlıca izleyicisiyse gene bir yabancı, yani Peter Lely olarak anılan Hollandalı Van der Faes’tir.

Gerçek anlamda ulusal bir sanatın doğması için XVIII. yy’da William Hogarth’ı beklemek gerekir. Hogarth’ın karakter portreleri vardır, ama törelerin betimlenmesine ayrılmış olan yapıtının temeli, dönemin Püriten anlayışını ve “tipik İngiliz” mizah anlayışını yansıtır. Hogarth keskin bir gözlemci gibi davranarak çağdaşlarının kusurlarını ve alışkanlıklarını tuvallerde ve estamplarda eleştirmek için bundan yararlanır.

XVIII. yy. portre ressamları iki kuşağa ayrılabilir, ama tümü de üst düzeyde kişilerin resimlerini yapmışlar ve özellikle de aristokrat portreleri yapan bir İngiliz resim okulu yaratmışlardır. Birinci dönemin iki büyük rakibi, Royal Academy’nin kurucusu olan Sir Joshua Reynolds ile Thomas Gainsborough’tur. Reynolds’ın modellerini daha çok İngiliz aristokratlarının en tanınmış yüzleri oluşturur. Kadın portrelerinde belli saymaca kurallara uyuyorsa da, sanatçı en yetkin esin kaynağını güzellikleriyle değil de karakterleriyle ilgisini çeken erkek portrelerinde bulmuştur. Kullandığı renklerin sıcaklığı, yararlandığı gölge-ışık oyunları da bunu açıkça ortaya koyar. Samuel johnson’ın portresi bu tür çalışmaların en güzel örneğini oluşturur.

Gainsborough ise soğuk renkleri seçmesi, Watteau’nun kine yakın duyarlığı, vb. ile Reynolds’ın tam karşısında yer alır. Ressam İngiliz tipi melankolik portreler yapmış ve bunları bilinçli olarak yeşillikler içinde sunmuştur.

Reynolds kadar çeşitli, ya da Gainsborough kadar ince ve zarif bir anlatıma ulaşamamış olan ikinci kuşak ressamlarından Romney, Hoppner ve Raeburn kendilerini birbirlerine yaklaştıran kesin bir üsluba ulaşmışlardır. Lawrence ise romantik duyarlıkta kadın portreleriyle Avrupa çapında ün kazanmıştır.

İngiliz resim okulunun en iyi anlatımını bulduğu peyzaj sanatı, İngiltere’de çok sayıda bulunan sulu boya ressam­larıyla ve Norwich okulu sanatçıları­nın çalışmalarıyla gelişti. Norwich okulu ressamlarının başlıca özelliği john Crome gibi titiz bir doğalcılığı geliştirmeleridir. Gertin ve Cotman’ın sulu boya çalışmaları, kökü dışarda olan bu sanatla büyük romantik İngi­liz okulu arasındaki geçişi temsil eder­ler; bu sonuncu okulun, XIX. yy. Av­rupa peyzaj sanatının gelişmesine bü­yük katkısı olmuştur. Suluboya sanat­çıları arasında özellikle Bonington, Constable ve Turner’ın adım saymak gerekir. Bonington ışıklı ve berrak gö­rünümlü sulu boya çalışmalarıyla bir ­çok sanatçıyı, özellikle de Delacroix’yı etkilemiştir. Constable, açık hava­da resim yapmayı ve doğayı doğrudan gözlemlemeyi önererek peyzaj sanatı­na bir yenilik getirmiştir. Turner’se daha çok deniz manzaraları yapan ışıkçı bir ressamdır, bu bakımdan hem izlenimcilerin, hem de düşsel re­simler yapan bütün sanatçıların ha­bercisi sayılır.Bu dönemde daha başka girişimler de yapılmış, ama bunlar pek başarıya ulaşmamıştır. Bazı ressamlar da öz­nel düşlerinden kaynaklanan temaları işlemişlerdir. Bunlar arasında en çok başarı sağlayan Blake, aynı zamanda özellikle simgeciliğin ve j. Ruskin’in düşünceleri çevresinde 1850 dolaylarında oluşan önraffaelloculuk hareke­tinin öncülüğünü yaptı. Başlıca yan­daşlarından Burne Jones, Millais, Dante Gabriele Rossetti, akademicilikten kurtulmayı ve Raffaello’nun katkısından önceki primitif anlığa ulaşmayı amaçlıyorlardı.

XX. yy. ressamlarının gerçekleştirdik­leri araştırmalar, İngiltere’de büyük yankı uyandırmadı, bununla birlikte soyut resim alanında ressam Ben Ni­cholson tarafından temsü edildi.Buna karşılık, çok sayıda heykelci yetiştir­memiş olan İngiltere, soyut sanat çer­çevesi içinde Henry Moore’un başa­rılı yapıtları sayesinde kendine özgü ilk heykel okulunu kurmayı başardı.

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir