Türk Aleviliğinin Tarihi Kökenleri Nelerdir?

Türk Aleviliğinin Tarihi Kökenleri Nelerdir? Türk alevilerinin şiir, müzik, cem ayini, yaşam felsefesi gibi konularda 2 bin yıllık bir tarihi geçmişi temsil ettikleri, İslamiyet öncesi pek çok tabiat üstü inançların izlerini taşıdıkları iddiası her zaman öne sürülmekte, tartışmalar yapılmakta, bu konudaki pek çok belge gösterilmektedir.

Türkler’in İslamiyet’ten önce vücuda getirdikleri edebiyat, Çin, Hind, İran tesiriyle vücuda getirilen bazı ehemmiyetsiz tercemeler müstesna olmak üzre, sazla söylenen halk şiirlerinden ibaretti. Esasen Türkler’in o devre ait bütün içtimai müesseselerinde, lisanda, dinde, ahlak ve adet-lerde, hukukta, tamamıyla kavmin ruhunu ve şahsiyetini gösteren iptidai bir “asliyyet” vardı. Çin, Hind, İran medeniyetleri bazı sahalardaki Türkler arasında nüfuz icrasına başlamış olmakla beraber, bu hulul çok “kısmi” ve “sathi” kalmış, merkezden muhite, yani münevverlerden halk kitlesine geçemediği için cemiyet üzerinde hakiki bir tesir yapamamıştı. işte, o devirdeki Türk edebiyatını teşkil eden eserler de, cemiyetin başka unsurlarına uygun olarak, yabancı tesirlerden uzak bulunuyor, kavmin bütün hususiyetlerini samimiyetle aksettiriyordu. Hakandan en ehemmiyetsiz nefere kadar bütün fertler o şiirlerde kendisini duyuyordu. Bu devirdeki şairler, hepsi birbirine benzeyen, elleri kopuzlu, basit adamlardı. Oba oba dolaşarak umumi yahut hususi toplanışlarda eski kahramanların menkabelerini terennüm ederler, milli destanlar söylerler veya yeni hadiseler hakkında yeni türküler bağlardı. Bunların aynı zamanda kopuzlarıyla sihirbazlık, falcılık ettikleri de olurdu. “Sığır” denilen milli av ayinlerinde, “şölen” yani umumi ziyafetlerde, “yuğ” yani matem merasiminde şairler mutlaka bulunurlardı.

Türkler’in X. Ve XI. asır esnasında zengin bir halk edebiyatına malik olduklarını bildiğimiz gibi, bu edebiyatın bazı kıymetli örneklerine de malik olduğumuzdan Ahmet Yesevi’den evvelki zamanlarda Türkler’in nasıl ve ne gibi eserlerle edebi ihtiyaçlarını tatmin ettiklerini layıkiyle izah edebiliriz. Kutadgu Bilig ve ona benzer eserler, kuvvetli birer İslam merkezi haline gelmiş olan Türkistan şehirlerinde medrese görmüş adamlar arasında okunup dururken, halk kitlesi kendi ihtiyacını, asırlardan beri olduğu gibi, halk şairlerinin basit mahsulleriyle temin ediyordu. Halk edebiyatı, muhtelif birtakım sebeplerden dolayı, uzun asırlar boyunca zorla hissedilecek kadar az bir değişme kabiliyetine malik olduğundan, bu sırada, yine İslamiyet’ten önceki esas hatlarını saklamakta idi. Bu devirden kalan eserlerin bir kısmı öğretici bir mahiyeti haiz ahlak düsturları gibi telakki olunabilir. Cimrilik ve hasedin fenalığı, ikram ve cömertlikle il arasında şöhret kazanmak lüzumu, kahramanlığın faidesi, Allah’ın büyüklüğü, büyükleri ve ana babayı sayıp onlara itaat etmek ihtiyacı bu parçalarda basit bir surette zikrediliyordu; bununla beraber, bu eserler arasında en kıymetli olanlar “Sagu mersiye”ler idi. Matem ayinlerinde veya umumi içtimalarda, İslamiyet’ten evvelki devirlerde yalnız dini ve sonraları daha çok bedii bir mahiyet gözetilerek kopuzların beraberliğinde terennüm olunan bu mersiyeler umumiyetle uzun olurdu.

Ölünün faziletleri, cenklerinin muhtelif safhaları, düşmanlara nasıl saldırdığı, cenklerin nerede vukua geldiği, ölen kahraman için bütün kavmin, hatta bütün tabiatın ne kadar çok müteessir olduğu birer birer tasvir edilirdi. Mecazlar basit ve iptidai olmakla beraber, samimi ve renkliydi. Bazen mersiyelerde yazla kışın canlı birer şahsiyet şeklinde tasvir edilip canlandırılarak, -Kutadgu Bilig’te olduğu gibi- münazara ettirildiği de olurdu. Bunlarda yalnız tabiata karşı değil, hayatın bütün tezahürlerine karşı derin bir vecd ve istiğrak mevcuttur. Yaz gelince karların eriyerek bülbüllerin öteceğini, mesut çiftlerin sevişeceğini söyleyerek hayatın zevkini duyan mersiyeci, güzel bir cariye görünce yüzünü aya, boyunu ardıç ağacına benzetiyor, bütün aşıklar gibi sevgilisinin güzelliğinden, cefasından, sihirli gözlerinden bahsedip derin derin ağlıyordu. Kırların, ovaların güzelliği, ayaz geceler, vahşi bozkırlar, dumanlı tepeler, ördekler, kazlar, küçük su kuşlan bu mersiyelerde coşkun bir sevgi ile tasvir ediliyordu.”

Bir görüşe göre, Alevi Türkleri arasında asırlardır sürüp gelen ve kökenini Orta Asya Türklüğünün kültüründen alan müzikli dini ayin ve semah olayı, aristokrat bir zümrenin tarikatı olması ve saraydan da destek alarak dini sema ayinlerini daha parlak ve gösterişli yapması nedeniyle Mevlevilere maledilmiştir. Yine bu iddiaya göre, Alevi ayinlerde kullanılan dil Türkçe’dir. Semah tamamen Türk kökenlidir. Halbuki Mevlevi ayinlerinde dil Türkçe olmadığı gibi, ayinlerin kökeni de Arap Acem tesirleri taşımaktadır. Bu iddialarda olanların bir gerekçesi de Aleviler’in, Sünni baskısından ve Osmanlı tehdidinden dolayı ayinlerini gizli yapmaları, böylece dar Alevi çevresi dışında kimselerce bilinmemesidir. Eğer Alevi Türk toplulukları devletten ve münevverden Mevleviler’in gördüğü kadar destek ve ilgi görselerdi, bu ayinler üzerinde daha ciddi araştırmalar yapılır, bunların İslamiyet öncesindeki Türk sosyal ve kültürel hayatının bir uzantısı olduğu belgelenir, kabul edilirdi.

Bu konuda ilk ciddi yazıyı kaleme alan müzikolog Rauf Yekta, 1943’te yayınladığı bir makalede şöyle demişti: Zaten biliyoruz ki; eski Türkler’in “Şamanilik” adı verilen dinlerinde birtakım merasim ve ayin yapılırdı. Bu ayinlerin nasıl yapıldığına dair etraflı malumatımız yok ise de, bunların içinde dini mahiyeti haiz rakısların bulunması ve bu rakısların da Mevleviler’in raksına benzemesi ihtimali çok kuvvetlidir. Çünkü son asırlarda Orta Asya’yı dolaşan Avrupalı seyyahların eserlerinden naklen musiki tarihinde görülen resimlere göre, Asya’daki Türk kabileleri arasında Mevleviler’in raksının hemen de aynı denilecek şekilde ve dini mahiyette rakısların hala yapılmakta olduğu anlaşılmaktadır.

Mevlana’nın Orta Asya Belh şehrinde doğmuş ve pek genç yaşında Konya’ya gelmiş bir Türk olduğunu düşünürsek, yaşadığı mistik hayatın icabı olarak vakit vakit manevi, ruhani zevk ve neşe ile coştuğu, mutasavvıflar lisanında (vecdi hal) denilen haleti ruhiyye ile hallendiği vakitte Şamanilik devrinden beri Türk’ün anayurdunda cari olan tarzda raksetmiş olduğuna muhakkak nazariyle bakılabilir”

Rauf Yekta’nın bu makalesinde belirttiği iddialara karşı Alevi çevreler de kendilerini şöyle savun-muşlardı:

“Eski Türkler’den kalan ve Şamanilik’ten gelen dini ve milli Türk rakslarının devamı Farisi metinlerle dolu olan Mevlevi ayinlerinde olmayıp, asırlardan beri dualarını Arapça ve Acemce’den tecrit ederek Türkçe okuyan ve “thali”lerini “Nefes” adı altında Türkçe okuyan ve bütün adet ve an’anelerîni eski Türk kabilelerinden getirip dininden ve harsinden esirgeyerek saklayan ve kuvvetli bir inat ile düne kadar icra edilegelen (Anadolu)da ve (Rumeli)de yer yer kesafet halinde ve birbirlerini müteakip köylerde yerleşmiş bulunan ve Mevlevi adetlerine milyonlarca defa kahir bir ekseriyetle üstün bulunan Türk Alevi kabilelerinin rakslarındadır. Türkler’in eski dinleri “Şamanilik” olmak ve onların dini raksları bulunmak meselesi ve keyfiyeti, mutlaka Mevlevi raksları demek imkanı gösterilen delillerde mevcut değildir.

Ecnebi seyyahların Anadolu’da gördükleri Mevlevi oyunlarının Orta Asya’daki Türk kabileleri arasında yapılan oyunların aynı olduğu ifadesi de çürüktür. Eğer o seyyahlar milyonlarca Anadolu Türk Alevilerinin büyük şekillerde yaptıkları gizli dini “Sema”ları görselerdi, hangisinin “Türk Şamaniliği” ve kabileleri oyunlarına benzediğini daha kestirme söyleyebilirlerdi. Bu kabilelerin oyunlarını görmek ise, ecnebi seyyahlara değil, Alevi olmayan (Kızılbaş Türkler’den olmayan) Türkiyeli Türkler’e bile nasip olamamıştır. Görülmeyen bir şey hakkında mütalaa yürütülemezse de, Anadolu’da milyonlarca Alevi bulunduğunu ve bunların “Sema rakstan” olduğunu, kültürel bir mesuliyeti üstüne almış olan ilmi bir müessesenin pek derin bir tetkikçisi olarak gösterilen ve bilinen bir zatın kısmen işidib ve bilmesi ve hiç olmazsa bir parçacık bahsetmesi lazım gelirdi. Bu suretle, dini oyunların yalnız Mevleviler’de olduğu gösterilmiş ve bu nevi Türk raksına benzemeyen bu Mevlevi semaları büyültüle büyültüle milyonlarca sema yapan hakikatler çiğnererek Orta Asya’ya götürülmüş ve hemen bir hamlede “Şamaniliğe” dayatılmıştır.

Mevlana’nın Belh şehrinden gelerek Anadolu halkı üzerinde tasavvu- fi tesirler yaptığı iddiası da çok fazla mübalağalıdır. Elimizde olan bütün vesikalar Mevlânâ’nın bir Türk olduğunu göstermekle beraber, dilinin Acem olduğunu ve yaptığı tesir ise Farisi bilen bir kaç mahdut şehirli zümrelere münhasır kaldığı anlaşılmaktadır. Eğer oğlu Sultan Veled gelerek babasının tarikatım Türkçe eserlerle müritlerine bildirmeseydi, Mevlevi olarak yetişen birkaç şehirli zümre de yetişmezdi. Umumiyetle halk kütlesine ne Mevlânâ, ne de oğlu müessir olamamıştır”

Bu tartışmanın, hem Aleviliğin tarihi ve kültüre! kaynaklan bakımından, hem de Orta Asya Türklüğünün Sünni Anadolu’daki bir uzantısı olduğu iddiaları bakımından önemi vardır. Bir ara bu tartışmaya, daha sonra Milli Eğitim Bakam olan Haşan Ali Yücel de katılmış ve 1936’da basılan ‘Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” adlı eserinde şu görüşleri ileri sürmüştür (Merhum Yücel Mevlânâ’ya çok bağlı bir kimse idi)”.

“… Daha ziyade fikri ve aristokrat bir şehir tarikatı olan (Mevlevi)lik karşısında vaziyet alan halkçı ve Türk’çü (Bektaşilik ve kızdbaşhk) tam bir Halk Aleviliğini temsil ediyordu. Her ne kadar Mevlânâ da:
Mescudi melfiik şüd Âdem zi Ali
şüd
Âdem çu yegi kıble ve mescud Ali
şüd
diyordu, fakat Bektaşiler’in tasavvur ve tasvir ettikleri Ali tamamıyla Türk’tü. Dünyayı ve dünyevi hususları, bütün siyasi ihtirasları ezerek hiçe sayan temiz yürekli, Türkçe tabirle, “Yiğit Ali” milli bir kahraman haline getirilmişti (Muhammed Ali’dir,
Ali Muhammed) düsturile iki şahsiyet birleştirildiği gibi:

Allah birdir, Muhammed Ali’dir, Ali Muhammed Her sabah, her sabah ötüşür kuşlar
Allah bir Muhammed Ali diyerek
Kul Himmet Ben dahi nesne bilmem, Allah bir Muhammed Ali Özümü gurbete salmam, Allah bir Muhammed Ali Hatayi (Şah İsmail)
Mısralarında anlaşıldığı veçhile Ali’yi Allah yapmaya uyar bir (üçleme = teslis) vücude getirilmişti. Eski ozanların Köroğlu türkülerini çaldıkları sazların tellerinde (Ali)nin ruhu, (Hüseyin)in ahi inliyordu. Bu iki şahsiyet ve evlâtları (Ali aba), bizim halk edebiyatımıza hatıralarını üflüyordu. Erenler meydanında mest bir eda ile (İmam Ali) nakaratlı nefesleri söyleyip sazlarını inleten âşık dervişler, postu değişmiş eski Türk ozanlarından başka birşey değillerdi…”

Alevilerin Cem Ayinleri’nde okunan şiir ve demelere geçmeden önce bu ayinlerin tarihi dayanakları üzerinde bir görüşü daha hatırlatalım:

…Vaktiyle umumi ve adi görülen birçok meseleler, meşgaleler bilahare muayyen zümrelere inhisar etmiştir. Mesela, Mevlevi ayinlerindeki Sema’ bir zaman Anadolu gece hayatında bütün zengin salonlarında olagelmiş bir şeydi. Hatta bazan Mevlana’ya mensup zümrenin, bu sema’ya iştirakine mümanaat olunurdu, demek ki sema Mevleviliğe mahsus değildi. Bilhassa Mevleviliğin icat ve tesisi değildi. Sultan Veledi Konya ulularından birisi bir gece sema’ya davet etmişti. Yaranı sema’da biraz mübalağa yaptılar. Ahi Mustafa kızarak: “Bunlardan sonra Mevlevüerin bizim sema’- mızda işleri yoktur. Bunların mübalağalı varışlarından hiç kimse sema’- da yer bulamıyor” dedi.

“Demek bizim zannettiğimiz gibi Sema’ Mevleviliğin ihtiraı değildir. 1b- ni Batuta seyahatnamesinde Ahi zaviyelerinde geceleri geçen hayattan bahsederken: “Yiyorlar, içiyorlar, söylüyorlar, raksediyorlar” der. lb- ni Batuta sema’yı raks ile ifade etmiştir sanırım.
“Mevlevilik, Alevilik ile Kızılbaşlıkta da olan sema’yı açık bir ibadet salonuna çıkarabildi. Diğerlerinde buna imkân vermeyen iki mühim sebep vardı: Rakı ve kadın…

“Mevlevilikten bahsederken raks ve musikiyi ibadetle mecz edebildiklerinden hayretle bahsederiz. Bu doğru bir ifade değildir. Başlangıcı tamamen dini olan raks ve musikinin hâlâ Türk zümrelerinde mevcudiyetini muhafaza edebildiğini söylemek, iptidai dinlerdeki raks ve musikinin İslâmlaştırılmış bir şeklidir demek daha doğru olur…

Anlaşılıyor ki, Anadolu’da kahir bir çoklukla yapılan tasavvuf hareketlerinde Mevlevi tesirleri olmadığı gibi yapılan edebiyat da Mevlevi edebiyatı ve bunlar arasında yapılan Semalar da Mevlevi oyunları olmayıp “Horasan erenleri” denilen şahsiyetler ile “Şamanilik”den getirilen eski Türk dinine uygun Türk halk tasavvufu, Türk Halk Alevi edebiyatı ve Türk Alevi Sema’ı dır.”

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir