Fıkıh Nedir?

Fıkıh Nedir? Fikh (anlayış inceliği, bilgi) İslam hukuku ilminin ismidir; fıkıh Romalıların jurisprudentia’sı gibi, ilahi hem de beşeri maslahatların ilmidir ve dini, siyasi ve medeni hayatın bütün hususatına en geniş nispette şamil olup, hem ibadetlerde (ibadat) hem de aile, miras emval ve ukud gibi içtimai hayat münasebetleri icabı olan bütün muamelatta (muamalat) yapılacak veya sakınılacak cihetlere dair hükümleri ihtiva eder; bundan başka, ceza ahkamı ile muhakeme usulleri ve nihayet devletin idaresi ve teşkilatı ile harp hukukuna taalluk eden hükümler de fıkıh mefhumunun şumulü içindedir.

Amme ve ferd hayatının ve ticaret münasebetlerinin her veçhesi, dinin tasvip ettiği ahkama göre, tanzim edilmek gerekiyordu; işte bu ahkamdan bahseden ilme fıkıh adı verilmiştir. Eski şeriat lisanında bu kelimenin manası bu kadar şumullü değildi; daha ziyade ilm mukabili olarak kullanılırdı. ilim tabiri, Kur’an ve tefsirden başka, Peygamber ve sahabelerden naklen gelen şer’i hükümleri sahih olarak bilmek manasını da ifade ettiği halde fıkıh tabiri, karşılaşılan bir meselede bu meseleye mümasil hallerde tatbik edebilecek daha önceden verilmiş şer’i bir hüküm bulunmadığı yahut bilinmediği takdirde, müstakil olarak imali fikir ve şahsi içtihat yolu ile hükme varma manasında kullanılırdı.

Bu inanç esaslarının. Müslümanlar tarafından anlaşılma şekli, yani Müslümanlar, Allah’ın sıfatlarını nasıl anlamışlardır? Allah’ın sıfatları Zatının aynı mı, yoksa gayrı mıdır?

Kulların fiillerini nasıl anlamak lazımdır?

Isrâ’yı (Miraç) nasıl anlamışlardır?

Allah, dünya ve ahirette görülecek midir?

Şefaat, hesap, mizan, haşr, cennet ve cehennemin mahiyeti vesaire gibi hususları Müslümanların nasıl anladıkları ve bu hususlardaki çok değişik açıklamaları, islam akidesinin köküne ve özüne dahil değildir. Onun için bu açıklamalardan herhangi birini kabul etmek veya etmemekle, inanç esaslarının özüne bir zarar getirmez. Bu veya şu açıklamayı doğru kabul ederek, kendi anlayışına göre bir duyuruda bulunan kimse veya topluluk, Kur’an ve Sahih Sünnet’e dayandığı müddetçe ne kafir, ne de İslam düşüncesinin dışına çıkmış sayılır. Nitekim Ehli Sünnet fakihleri ve kelamcılarının çoğunluğu, dine ait olduğu zaruri olarak bilinen husuların dışında, itikadi ihtilaflar sebebi ile fırkaların tekfir olunamayacağı hususunda ittifak halindedirler. Esasen Kur’an-ı Kerim, “…Size, Müslüman olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek: ‘Sen mü min değilsin’ demeyin…” (4. Ni¬sa, 94) buyurmuş: Hz. Peygamber (S.A.S)’de İslam dininin cihanşumullüğü ve müsamahasını bizzat kendi hayatları ile müşahhaslaştırmış, dolayısıyla tekfir’den hassasiyetle kaçınmıştır. Nitekim, o, şehadet getiren, “Ben Müslümanım” diye söyleyen bir insana, münafık ve hatta ben müslümanım sözünü isteksiz de söylemiş olsa da, “Hayır, sen Müslüman değilsin” deyip İslam topluluğunun dışına atmadığı gibi, onu İslam topluluğunun bir üyesi saymış ve öylece muamele etmiştir.

Görülüyor ki, bizzat Kur’an ve Sahih Sünnet, İslam’da mezheplerin varlığını, küfür ve iman çizgisini tayinle kabul etmiş olmaktadır. Kaldı ki Kuran, yukarıda belitrilen esaslar içinde kalmak ve Hz.Peygambere (S.A.S.) emrolunan ve onun da müminlere tebliğ ettiği doğru yoldan ayrılmamak şartıyla insanlara yeni bir şey getirmiş ve onların, dinin hakikatini anlamak için düşünmelerini, akıllarını kullanmalarını istemiştir; çünkü dinin her türlü emir ve yükümlülükleri, bunları değerlendirme ve hakikatini anlama gücüne sahip insana, insanın aklına yönelmiştir.

Kur’an’ın bu özelliği, her şeyden önce, onun, körü körüne inanan insanlar değil, bilgili, araştırıcı, düşünen ve akıllarını kullanan bir münevver mü’minler topluluğu meydana getirmek isteğinin açık bir delilidir. Ayrıca bu emirler ve tavsiyeler, insanların inanma ve Kur’anı Kerim’i kabul etmede tam bir fikir ve hareket serbestliği içinde bulunuşlarının ifadeleridir, çünkü Kur’an’ın takibettiği metod, ikna ve telkin meketodudur. Telkin, ancak akıl sahibi olan insanda makes bulur. Bu sebepten Kur’anı Kerim’in yegâne vazgeçemediği şey, düşünmek, tefekkür etmek, ibret almak şeklinde ifade edilen akıldır. Kuran’a göre akıl, hakemdir ve doğruyu eğriden ayırmak üzere başvurulan esaslı bir prensiptir.

İnsanı zararlı hareketlerden alıkoymak anlamını ifade eden akıl, manevi anlamda Bilmek, anlamak, şuurlu olmak mânâlarına gelir. İsim olarak da kalp ve gönül anlamlarına gelir. Buna göre sahibini olur olmaz şeylerde en zararlı davranış ve düşüncelerden alıkoyan aklın, insana yüklediği sorumluluk derecesi de kendiliğinden belli olmaktadır, işte Kuran hükümlerini ortaya koymakta ve insanların üzerinde düşünüp taşındıktan ve akıllarını kullandıktan sonra inanmalarını isteyerek, De ki: Hak, Rabbinizdendir; dileyen inansın, dileyen inkar etsin… (18. Kehf.29) buyurmakta ve ayrıca, Dinde zorlama yoktur; artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır (2. Bakara, 256) deyip, İslamın temel anlayışında yatan farklı düşünce imkanını apaçık göstermektedir. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, İslam’da mezheplerin varlığını yadırgamamak gerekir, bize düşen, ister fıkhi, ister siyasi ve itikadi olsun mezheplerin, ortaya çıktıkları coğrafyada yaşayan insanların bulundukları coğrafyanın, kültürlerinin, tarihi, siyasi, İçtimai, İktisadi ve dini anlayışlarının tesiriyle Kuranı Kerim ve Sünneti anlayış ve anlatış şekillerinden ibaret olduklarını unutmaksızın, her birini azami hoşgörü içinde kabullenip, benimsemediklerimizi tekfir etmek gibi fevkalade tehlikeli ve hatalı davranışlar içinde bulunmamaktır…”

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir