Hanefilik Mezhebi Nedir? Görüşleri Nelerdir? İmamı Azam Ebu Hanife Kimdir?

Hanefilik Mezhebi Nedir? Görüşleri Nelerdir? İmamı Azam Ebu Hanife Kimdir? İmam-ı Azam Ebu Hanife diye anılan Numan bin Sabit’in kurduğu mezhep.

Ebu Hanife 701 yılında Kufe’de doğdu. Babası, zerdüşt dinine mensuptu. Müslümanlarla yapılan bir savaşta esir düşmüş, daha sonra azad edilmiş ve Müslüman olmuştur. Ebu Hanife, çağının bilginlerinden dersler alırken bir yandan da ticaret yapmış, zamanla elde ettiği serveti başkalarına bırakarak kendini tamamen İslam ilimlerine vermiştir. Yaşadığı dönem, Abbasilerle Emevilerin saltanat kavgaları yaptığı yıllara rastlar. Ebu Hanife, Emevilerin yönetimini ve düşüncelerini tasvip etmiyordu. Hatta bu nedenle, Emevilerin Irak Valisi Ebu Hubeyre tarafından, kendisine verilen mali meselelerle ilgili bir görevi kabul etmediği gerekçesiyle hapse atılmıştı. Kısa süre sonra serbest bırakılınca Kufe’den Mekke’ye gidip yerleşmiştir (747). Ebu Hanife, Abbasiler hilafet makamını ellerine geçirip devletin başına geçince Mekke’den Kufe’ye döndü. Dürüst kişiliği ve sözünü esirgememesi, onun, Abbasoğulları ile de arasının açılmasına yol açmış, Halife Mansur, Hazret-i Ali’nin torunlarından ikisini şehit edince buna tepkisi çok sert olmuştu. Halife Mansur, onu kazanmak ve eleştirilerinden kurtulmak için kendisine Bağdat kadılığını teklif etti. Kabul etmeyince de hapse attırdı ve adamlarına ilk gün on kamçıdan başlamak ve her gün onar onar artırmak şartıyla kamçılanmasını emretti. Rivayetlere göre Ebu Hanife, kamçı sayısının 110’a çıktığı gün hastalandı ve hapisten çıktıktan kısa süre sonra, 767 yılında vefat etti.

Halife Mansur’la Ebu Hanife arasında, kadılıkla ilgili olarak şöyle bir konuşmanın geçtiği rivayet edilir:

Mansur:

Kadılığı kabul etmen halk için faydalı olur.

Ebu Hanife:

Ben milliyet itibarıyla Arap değilim. Bu sebeple Araplar, içtihadıma razı olmayabilirler.

Mansur:

Kadılık milliyetle değil, ilimle ilgilidir. Sen bilginlerin en büyüğüsün.

Ebu Hanife:

Ben kadılığa layık değilim.

Halife Mansur yine ısrar eder, ”Sen bu işe en layık kişisin” der. Ebu Hanife de şu cevapla konuşmayı noktalar:

Eğer doğru söylüyorsam, dediğim gibi ben kadılığa layık değilim. Eğer yalan söylüyorsam, yalancıya kadılık emanet edilmez.

Ebu Hanife’nin görüşleri dört esasa dayanır:

I. Kitap,

II. Sünnet,

III. İcma,

IV. Kıyas.

Kitap, Kuran’dır; sünnet de Hz.Peygamber’in sözleri, hareketleri, birisini bir şey yaparken görüp engel olmadığı şeylerdir. Bütün sahabe, adildir; aralarındaki çekişmeler, dövüşmeler, içtihat yüzündendir ve müçtehit, reyinde isabet ederse iki ecre, hata ederse, içtihada çalıştığından bir ecre nail olur; bu bakımdan, hangisinden olursa olsun, gerçek olarak rivayet edilen hadis makbuldür. İcma, sahabenin bir şeyde birleşmesidir. Kıyas da, bu üç şeyde bulunmayan bir meseleyi, bunlarda, yahut bunların birinde bulunan bir meseleyle karşılaştırarak ona göre hüküm vermektir ki burada, her şeyden önce aklın önemi vardır. Ebu Hanife’ye göre örf de bir delildir; çünkü örf, Müslümanlar’ın kabul edip amel edegeldikleri bir şeydir; hatta yerine göre, kıyastan da üstün tutulabilir.

Mezhebini, talebesinden olup (798)de ölen Ebu Yusuf Yakup b.İbrahim’ül-Ensari ile (805)’de Reyde ölen Ebu-Abdullah Muhammed b.Haşan yaymıştır. Abbasoğullarından Harun’un zamanında Bağdad kadılığında bulunan Ebu Yusuf’un, namaza, oruca, zekata, miras hükümlerine, alım satım işlerine, şer’î cezalara, vekalete ve vasiyete, avlanmaya ve hayvan kesmeye ve diğer şer’i hükümlere ait risaleleri, bir aralık Bağdat kadılığında bulunan Muhammed’in de elliyi aşan eseri vardır. Hanefi mezhebinde bu iki zata İmameyn denir ve bunların bir hükümde birleşmeleri halinde reyleri, Ebu Hanife’nin reyinden üstün tutulur.

İmameyn’in Bağdat kadılığında bulunmaları, Harun Reşid’in bu mezhebi benimsemesi, birçok kadıların bunlar tarafından atanması, Hanefiliğin yayılmasını sağlamış, İrak ve Mâverâünnehir’de yerleşmiş, Şafiilerle aralarında çatışmalara yol açmış, bir aralık Mısır’da da kuvvetlenmiş, Batı Afrika’daysa bir üstünlük sağlayamamıştır. Anadolu Selçuklularının mezhep serbestliği siyasetine karşı Osmanoğulları, Hanefiliği resmi mezhep tanımışlar, bazı şehirlerde Hanefi kadılığıyla beraber Şafiî kadılığı da kurulmuşsa da resmi mezhebin Hanefi oluşu, bu mezhebin, Osmanoğulları tarafından fethedilen ülkelerde yayılmasını sağlamıştır.

Ebu Hanife yaptığı seyahatlerin kazandırdığı tecrübeler sayesinde çeşitli insan tiplerini ve mizaçlarını tanıma imkanını bulmuştur. Engin bilgisi, keskin zekası ve ilmi münakaşalardaki mahareti sayesinde karşısındakini (hasınım) susturur, onun haksız olduğunu ve fikrinin yanlış olduğunu ispat ederdi. Bir gün, bu alemin yaratıcısı ve idarecisi olduğuna inanmayan maddeci (materyalist) bir grupla tartışmaya giriştiği sırada onlara şunu sormuştur: Biri size dese ki, ben yüklü bir gemi gördüm, tamamen yükünü almış ve denizdeki azgın dalgalara karışmış, onu idare eden bir kaptan bulunmadığı halde, düzenli bir şekilde rotasına uygun olarak seyrine devam etmektedir. Buna ne dersiniz? Akıl bunu kabul eder mi? Onlar: Hayır, akıl değil, bunu hayal bile kabul etmez, demeleri üzerine Ebu Hanife, sübhanellah! Akıl, böyle bir geminin başıboş yoluna devam edebileceğini kabul etmezse, şu koskoca dünyanın değişik halleri ve çeşitli işleri, bütün genişliği, dağları, ovaları ve denizleri, yaratıcısız ve ustasız meydana gelip, idarecisi ayakta durduğunu nasıl kabul eder diyerek onları susturmuştur.

İmam Azam’ın ders metodu daha çok tartışma metodu biçimindedir. O, meseleyi ortaya atar, üzerinde talebeleriyle tartışıp münakaşa ettikten sonra, kendisi neticeye bağlardı. Bazen talebeleri hocalarıyla aynı görüşte olmadıklarını açık açık söylerler, o da görüşlerine saygı duyardı. Ders halkalarında tartışılarak bilahare karara bağlanan konuları, seçkin talebelerinden İmam Muhammed kaleme alır, onları yazar ve yazdırırdı.

Ebu Hanife, talebelerini çok sever, onun bu sevgisi dostluk ve arkadaşlıktan ileri gitmezdi. Hatta o, talebelerine: Siz benim gönlümün sevincisiniz ve üzüntülerimi gideren sizlersiniz derdi. Ebu Hanife, talebelerine bir baba gibi davranır, ilgi ve şefkat gösterir, ihtiyaçlarını gidermek için maddi yardımlarda bulunur, acı günlerinde onları teselli eder, dertlerine ortak olurdu.

Ebu Hanife, şahsiyet ve karakter yönünden oldukça sağlam bir mizaca sahip, ileri görüşlü, gerçeği arayan, meselelerin iç yüzünü görebilen biri olması yanında, itimada layık bir ilim adamında bulunması gereken bütün güzel vasıfları kendisinde toplamıştır.

Belirtildiği gibi Ebu Hanife, keskin bir zekaya, kuvvetli bir muhakeme ve ispat gücüne sahip, hazır cevaplı, ilmi tartışmalarda hasmının görüşlerini ilmi ve mantıki delillerle çürütebilen bir ilim ve hukuk otoritesi idi. Emeviler’e karşı isyan eden Dahhak bin Kays adında bir harici bir gün mesciddete Ebu Hanife’nin yanma gelir ve ona, Tevbe et der. Ebu Hanife de, Neden tevbe edeyim diye sorar. Dahhâk, Hakem tayinini kabul ettiğin için, der. Ebu Hanife, Sen beni öldürmek mi istiyorsun, yoksa tartışma mı yapmak istiyorsun? diye sorar. O da Hayır, tartışmak istiyorum diye cevap verir. Bunun üzerine Ebu Hanife, Bir mesele üzerinde tartışırken anlaşamazsak aramızda hangimizin haklı olduğunu kim söyleyecek diye sorar. Dahhak, Kimi istiyorsan onu çağır der. Ebu Hanife de bunun üzerine Dahhâk’ın adamlarından birine seslenerek, Anlaşamadığımız zaman hangimizin haklı olduğuna sen karar ver der. Sonra Dahhâk’a dönerek: Bu adamın aramıza girmesine razı mısın? diye sorar. O Evet deyince, Ebu Hanife işte Hakem tayinini sen de kabul ettin diye karşılık vererek, hasmını tartışma açtığına pişman eder ve susturur. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Hanefiliğin esasları şöyle özetlenebilir:

Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, ölümden sonra dirilmeye, hayrın ve şer’rin Allah’tan olduğuna, cennet ve cehenneme inanmak.

Allah’ın sıfatlarıyla ilgili hiçbir şey mahluk değildir, ilmi, kudreti, sözü, yaratıcılığı hep ezelidir. Allah’ın sıfatları, sonradan olmuş ve yaratılmış değildir. Allah’ın varlığı, bizim varlıktan anladığımız manada değildir. Cisim, madde, sınır, benzemek gibi sıfatlardan ayrıdır. Allah insanları her türlü günah ve sevaptan sıyrılmış olarak yaratmış, sonra onlara emirlerini, yasaklarını bildirmiştir.

Hazret-i Peygamber Allah’ın, sevgili kulu, elçisidir. Hiçbir günah işlememiştir. Zaten peygamberlerin hepsi de küfürden, kötü fiillerden münezzehtir. Peygamberlerden sonra Allah’ın en sevgili kulları sırasıyla, Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali’dir.

Bir Müslüman küçük günahlar işlese de kafir sayılamaz. Ama yaptıklarını da desteklemeyiz. Onu ne överiz, ne de sonuna kadar cehennemde kalacaktır deriz. Allah’a ortak koşmak, onu inkar etmek dışında küçük veya büyük günah işleyen, fakat tövbe etmeden öien bir Müslüman hakkında karan verecek olan Allah’tır. Dilerse affeder, dilerse cezalandırır.

Allah müminlere ahirette görünecektir. Müminler Allah’ı cennette, aralarında hiçbir mesafe olmaksızın göreceklerdir.

Bütün inananlar birbirine eşittir. Ancak, uygulamalar yönünde birbirlerine üstünlükleri olabilir.

Allah, kullarına karşı adildir, şefkatlidir, affedicidir. Onların hak ettiği sevabı fazlasıyla verir. Günahları varsa ceza da verir, affeder de.

Dünyadaki tüm işlerimiz, yaptıklarımız öteki dünyada bir bir tartılacak, değerlendirilecektir. Münker ve Nekir adlı meleklerin mezarda bize sorguları olacaktır, bu haktır. Kabirde cesede ruhu iade edilecektir. Kafirlerin hepsi, müminlerin de bir kısmı için kabir azabı olacaktır. Bu da haktır.

Hadi Paylaş!Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on RedditPin on Pinterest

Comments

  1. ALLAH sizden razı olsun sizizn sahenizde ödevimi kolaylıkla yaptım ve çok şeyler anladım ALLAH sizden razı olsun hakkınızı helal edinnn

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.